Üye Girişi
Şifremi Hatırlat Şifremi Hatırlat
| |
Yeni Üyelik Yeni Üyelik

Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri...Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri...
Rahmetli Abdulkadir AkçiçekRahmetli Abdulkadir Akçiçek
wwwwww
abdulkadirakcicekabdulkadirakcicek
comcom
Hoşgeldiniz... Hoşgeldiniz...

Kaydol
E-Bülten E-Bülten

SohbetSohbet Bölümü BölümüDolu dolu ve hoşça vakit geçirmek için
İletişimİletişim Formu Formuinfo@abdulkadirakcicek.com

ABDULKADİR AKÇİÇEK´İN TÜRK KÜLTÜRÜNE KAZANDIRDIĞI ESERLER

 

Aşağıda sunulmakta olan yazı 2002 yılında  Merhum Abdulkadir Akçiçek´in Türk Kültürüne kazandırdığı eserleri Memleketi olan Elaziz´de 4 noktada topluca ve kütüphane haline getirilmek suretiyle Hemşehrilerinin ve ilgililerin istifade etmesine sunulurken hazırlanmıştır. Bu internet sitesinde de sözkonusu eserleri aynı maksatlarla, daha geniş bir topluluk tarafından istifade edilmesi, kaybolmaması  ve hizmet maksadı ile yayınlayacağımızdan, o  yazıyı 11 yıl sonra sizlerle paylaşıyoruz.

Bu eserler,

 

 

Harput beldesinin yetiştirmiş olduğu mümtaz şahsiyetlerden Eminhafızzade Seyyid Hacı Muhammed Tevfik Harputî (Kunter) Hazretlerinin en gözde talebesi ve eseri yadigarı olan Hacı Hafız Abdulkadir Akçiçek Hoca Efendi’nin anısına tesis edilmiş olup, nesli atinin şuurlu, idrak ve irade sahibi değerli Müslüman çocuklarına bir armağanıdır:

Akçiçek Ailesi Adına
Oğlu

Doğan Sami Akçiçek
29 Eylül 2002

Not:

Hacı Hafız Abdulkadir Akçiçek Hoca Efendi tarafından Türk Kültürüne kazandırılan eserler Elazığ ili dahilinde 2, Harput ilçesinde ve Hoş köyünde 1 ’er adet olmak üzere ceman 4 ayrı yerde tesis edilmiş olup, münevver ve mürüvetli halkımızın hizmetine sunulmuştur.

Sırasıyla;

1-  Doğum yeri olan Hoş Köyü Camii’nde,

2-   Okuduğu ve eğitimini almış olduğu Eminhafizzade Seyyid Hacı Muhammed Tevfik Harputî (Kunter) Hazretlerinin medfun bulundukları Harput ilçesindeki Diyanet Sitesi’nde,

3-  Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi’nde,

4-  Elazığ İl Merkezi İzzetpaşa Camii’nde.


İçimizdeki yanan ateşi körükleyerek, ihlas ve samimi bir alaka ile bizleri gayrete getiren başta Sayın Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır olmak üzere, Gerekli müsadelerin alınması hususunda bizleri yalnız bırakmayan şevk ve cesaretimizi kamçılayan Sayın İbrahim Akçiçek’e,

Ayrıca Hacı Tevfik Efendimizin huzurunda babamla birlikte yapılan derslere iştirakle bu manevi sofradan hasseyab olan ve böylece ayrı bir hususiyet kazanan, samimiyetini artıran Sayın Fehmi Albayrak´a,

Miladi 2002 yılı itibariyle Hoş Köyü Muhtarı Sayın Fethi Koza´ya göstermiş oldukları samimi teshilat, müspet ve memnuniyetle karşılamalarından dolayı babam adına kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum.

Ve yine bu kitapların temini hususunda gerekli destek ve katkılarını bizlerden esirgemeyen Huzur Yayınevi sahibi Sayın Faruk Sağlam’a,

Çelik Yayınevi, İstanbul Yayın ve Dağıtım Yayınevi adına Sayın İsmet Celep’e, Sağlam Yayınevi sahibi Sayın Mustafa Sağlam’a,

Bedir Yayınevi sahibi Sayın Mehmet Şevket Eygi’ye,

Alperen Yayınevi adına Sayın Emre Andaç’a,

Kitsan Yayınevi sahibi Sayın Remzi Bey’e,

Ayrıca doğrudan ve dolaylı bir şekilde emeği geçen katkıda bulunan herkese teşekkür ediyor ve "innemelamalübinniyyat" hadisi şerifinin sırrına mazhariyetle bir haseneyi cariye hükmünde bu eserlerden faydalananların kazandıkları sevaplardan hisseyab olmaklığımızı Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Hayırlı, uğurlu olsun.

Oğlu

Doğan Sami Akçiçek
29 Eylül 2002

 

 

 

 

 

 

 

Merhum Abdulkadir Akçiçek,

22 Ocak 1989 tarihinde vefat ettiği dikkate alınacak olursa son büyük tercümesi olan “El-Hadaik’ül Verdiye” isimli Abdülmecid Hani´ye ait kitabın sunuş yazısında;

Ne mürşidlik, ne şeyhlik, ne de müridlik peşinde olmadığına değinerek ve buna yarım asırlık ömrünü şahit göstererek; “Hiçbir zaman maddî ikbal peşinde koşmadık; soyumuza layık bir şekilde çalıştık Mücadelemizi, mücahedemizi, uyarı görevimizi, daima meşru zeminde yaptık: Yüzümüz ak, alnımız açık. Bu, Yüce Rabbımızın pahası binleri aşan bir ihsanıdır. Bizi varlıkla, yoklukla, hemen her türlü zorlukla; ancak her hal ü kârda nimetler vererek denedi: Şükürler ettik, nankör çıkmadık. ”, demekle gerçek kimliğini ortaya koymuş oluyor.

Ve yine aynı eserde “Zaman bir başka oldu; çok şeyler, çok hızlı değişiyor. İlk eserin çıkışı ile bu son eserin çıkışı arasında 26 yıl var; yıllar nasıl da geçip gitmiş.. Hizmete susayan gönül hiç yaşlanmıyor: Daha ilk günkü gibi.. Ancak beden gönüle cevap vermekte, onun arzularını yerine getirmekte her yıl biraz daha geriliyor. Gün gelecek hiç cevap veremez, uçan gönüle yetişemez hale gelecek.. Mevlâm görelim neyler.. Ömür, Allah´ın sevgili kullarına hizmet yolunda tükendi. Hiç kimseden maddî bir beklentimiz yoktur: Bir yakınlık sevgisinden başka.. Seven bir de olsa yeter; bir gül için bin dikene katlanmak revadır. Hepiniz birer gül olsanız ne var; dikenlerinizi düşünmeyiniz, ona katlanan çok olur. Varsın, gül, dikeninin kanattığı gönül yarasını sarmaya gelmesin; incinmemeye çalışınız. ” Diyerek bizlere mesajlar ve hizmetlerinin tamamlanma aşamasında olduğu sinyallerini vermiştir.
Onun nasıl büyük bir
insan olduğunu bir nebzecik olsun anlayabilmemiz için bahsi geçen yazısında adeta veda edercesine bakın bizlere neler söylüyor:

“Yol görünmüştür (14 Eylül 1986) acaba bir daha buluşabilecek miyiz?

Ömür, Allah´ın sevgili kullarına hizmet yolunda tükendi” Diyerek yaklaşık 2 sene kadar öncesinden “Hakk’a yürüyeceğini, yani dünyasını değiştireceğini, gayet açık ve net bir şekilde ifade ediyor, böylece bizlere nasihat ve bir nevi de vasiyet ediyor. Ruhu şad olsun ona layık olmaya çalışacağız, inşaallah.

Bunlardan alınacak dersler; açıkça meydandadır.
Şöyle ki. insanın dünyaya geliş sebebini hiçbir zaman unutmaması gerektiği, yaşadığı sürece dünyaya yiyen, içen, yürüyen basit bir varlık gibi değil, kendi yaratılışından başlayarak evrendeki tüm varlıkları düşünüp tefekkür ederek, güzelliklerini görerek ve Yaratanını bilerek yaşaması ve bu yaşayışıyla etrafına örnek olması gerektiği karşımıza çıkmaktadır. Her alış-verişin sonunda bir hesap çıkmaktadır. İşte bizler bu alış-verişlerimizi tamamlamadan kendimizi hesaba çekmeliyiz ve bu hesabı ödeyecek bir konuma gelmeliyiz.

Herkes bu eserleri ortaya çıkaramayabilir, ama herkes okuyabilir. Yemeği pişiren bir kişi, yiyen ise binlerce kişi olabilir. İşte sizlere bu kütüphane vasıtasıyla değişik yıllarda, değişik yayınevleri tarafından basılan ve halen basılmakta olan Üstad’a ait eserleri sunmuş bulunuyoruz. Dilediğinizi okuyun, esenlik bulun, kalp huzuruyla dolun, işlerinizde başarılı olun, köyünüze, ilçenize, ilinize, ülkenize ve sonuçta dünyaya faydalı, seven ve sevilen insanlar olarak kalın.

Tekrar yukarıda adı geçen eserde Üstad’ın sunuşundan bir alıntı daha yapacak olursak; “Hiçbir İslâm büyüğü zamanında kötü örnek olmamıştır; çevresindekileri kaçıran, tiksindiren biri olmamıştır. -Allah beni beğendikten sonra kullar beğenmeseler de olur.. Demek, zamanımızda İslâm Dinine, İslâm Dininin özü olan tasavvufa, tasavvuf ehline leke sürmektir. Şunu hiç aklınızdan çıkarmayınız ki: Kulların beğenmediğini Allah da beğenmez. Bursalı İsmail Hakkı Hazretlerinin dediği gibi, halkın dilini Hakk’ın kalemi bilmeli. ”,
Şunu da hiç unutmamak gerekir ki: Eziyet edilen, dövülen, sövülen, hatta öldürülen İslâm büyüklerinin hemen hepsi iyiliklerinden dolayı eziyet görmüş, dövülmüş, sövülmüş, hatta öldürülmüşlerdir.

Şu kısacık ömre sığdırılan 49 adet büyük eser ve şaheserleri Türk Kültürü ’ne kazandıran ve bu büyük hizmetiyle bizleri bir kez daha hayran bırakan Merhum Hacı Hafız Abdulkadir Akçiçek Hoca Efendiyi minnet, şükran, rahmet ve tazimle anıyor mekanının cennet olmasını Cenab-ı Allah´tan niyaz ediyoruz.

Aslında kendisi isminin önüne ve sonuna Hacılık, Hafızlık gibi unvanların eklenmesini istemez ve eklemezdi. Ancak bizler onun affına sığınarak hiçte mübalağa olmayan ve fazlasıyla hakkı olan bu kelimeleri kullanmak ihtiyacını hissettik ve bir saygı nişanesi olarak bilahadden zikretmeyi uygun bulduk ve bir vazife telakki ettik.

Akçiçek Ailesi Adına
Oğlu

Doğan Sami Akçiçek
29 Eylül 2002











 

Merhum Hacı Hafız Abdulkadir Akçiçek Hoca Efendi’nin nev’i şahsına münhasır gayet nezih bir uslûb, İlmî ve edebî ifadelerle müzeyyen tercümelerini yaparak Türk Kültürü’ne kazandırmış olduğu nadide eser ve şaheserler:          

  

1

Fütûh´ül-Gayb (Gizliden Sesler)

Abdülkadir Geylânî

2

Hikmetli Sözler

Şahabeddin Ahmed

3

Cefakâr Müslümanlar

Ahmed´el-Taci

4

Onların Âlemi

Ahmed-er-Rüfaî

5

Halid b. Velid

6

Feth´ül Rabbani (İlahî Armağan)

Abdülkadir Geylânî

7

Lübb´ül Lübb

Muhiddin-i Arabî

8

Kurtuluş Yolu

Muhammed İhtişam

9

El-Mürşid´ül Emin

İmam-ı Gazâlî

10

Sırr´ül Esrar

Abdülkadir Geylânî

11

Mektubat-ı Geylânî

Abdülkadir Geylânî

12

El-Es´iletü vel-Ecvibe

Niyazî-i Mısrî

13

Kenz-i Mahfî

İsmail Hakkı Bursevî

14

Şeceret´ül Kevn

Muhiddin-i Arabî

15

Mir´at´ül İrfan

Muhiddin-i Arabî

16

Hadis-î Erbain

Sadreddin-i Kunevî

17

El-Hikem´ül Rüfaiye

Ahmed´el-Rufaî

18

Tuhfet´üs Sefere

Muhiddin-i Arabî

19

Misbah´ün Necah

İmam-ı Gazalî

20

İnsan-ı Kamîl

Abdülkerim Ceylî

21

Devrinde Abdülkadir Geylanî

Abdülkadir Akçiçek

22

Hadis-î Şerifler ve Vaaz Örnekleri

Esseyid Ahmed Haşimî

23

Kara Davud

Muhammed b. Abdirrahman

24

Mektubat-ı Rabbânî

İmam-ı Rabbanî

25

Şir´at´ül İslâm

İmamoğlu Muhammed

26

Peygamberlerin Mucizeleri

Mehmed Şakir

27

Kırk Hadis

İmam-ı Nevevî

28

Gunyet´üt Talibin

Abdülkadir Geylânî

29

En Güzel Vaazlar

Seyyid Hayrettin Nu´man

30

Nefahat´ül-Üns

Molla Camî

31

Adab

Muhammed b. Abdillah Hanî

32

Miftah´ül Kulûb

M. Nuri Şemseddin Nakşibendî

33

Dürret´ül Vaizin

Osman b. Hasan Hubevî

34

Tasavvuf Ehline Göre Besmele Şerhi

Mevlâna Hadimî

35

Tabakat´ül-Kübra

İmam-ı Şa´ran´i

36

Tenbih´ül Gafilin

Ebülleys Semerkandî

37

Bostan´ül Arifin

Ebülleys Semerkandî

38

Bidayet´ül Hidaye

İmam-ı Gazalî

39

İslâm´da Kahramanlık Ruhu

Hasan Halid

40

Fatihat´ül Ulûm

İmam-ı Gazalî

41

Nakşibendîlerin Kitabı (El Hadaik´ül Verdiye)

Abdülmecid Hanî

42

Hikmetler ve Sırlar

Hazret-i Ali

43

Muhammediye

Yazıcıoğlu Muhammed

44

Hakikat İlmi-İlmihal

Hacı Feyzullah Efendi

45

Risale-i Kuşeyrî

İmam-ı Kuşeyrî

46

Mektubat

Esat Efendi

47

Kitabü´n -Necat

İsmail Hakkı Bursevî

48

Riyaz´üs -Salihin Şerhi

İmam-ı Nevevî

49

Felâha Anahtar

Taceddin Ataüllah İskenderî

50

Küçük Hüseyin Efendi

Ekrem Ark

51

Üç Ayların Faziletleri

Abdülkadir Geylânî

 

 

 

 

 

Bu kıymetli eserleri Türkçe’mize kazandırmış olan değerli Hocamızı rahmet, minnet ve şükranla anıyor, bu hizmetlerinden dolayı Elazığ Halkı adına mümtaz ve necip ahfadına teşekkür ediyorum.

Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır 29 Eylül 2002

Şu gün için- görmüş olduğunuz bu raflarda mevcut olan kitaplar:

1

DEVRİNDE ABDULKADİR GEYLÂNÎ

ABDULKADİR AKÇİÇEK

2

UÇ AYLAR

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

3

FÜTUH´ÜL GAYB

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

4

İLAHÎ ARMAĞAN

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

5

SIRRÜL-ESRAR

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

6

MEKTUBAT-I GEYLÂNÎ

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

7

GUNYET’ÜT-TALİBİN

 

ABDULKADİR GEYLÂNÎ

8

TENBİH´ÜL-GAFİLİN (*1)

 

EBÜLLEYS SEMERKANDÎ

9

BOSTAN´UL-ARİFİN (*2) (*1,*2 BİRARADA)

EBÜLLEYS SEMERKANDÎ

10

HİKMETLER VE SIRLAR

 

HAZRET-İ ALİ (K.V.)

11

EL-MÜRŞİD´ÜL-EMİN

 

İMAM-IGAZALÎ

12

MİSBAH´ÜN-NECAH

 

İMAM-I GAZALÎ

13

MEKTUBAT-I RABBANİ

(2 CİLT)

İMAM I RABBANİ

14

KENZ-İ M AH Fİ

 

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ

15

MİFTAH´ÜL-KULÛB

 

M.NURİ ŞEMSEDDİN NAKŞİBENDÎ

16

KARA DAVUD

 

MUHAMMED B. ABDİRRAHMAN

17

ŞECERET´ÜL-KEVN

 

MUHİDDİN-İ ARABÎ

18

MİR´AT´ÜL-İRFAN

 

MUHİDDİN-İ ARABÎ

19

TUHFET´ÜL-SEFERE

 

MUHİDDİN-İ ARABÎ

20

DÜRRET´ÜL -VAİZİN

(2 CİLT)

OSMAN B. HAŞAN HI BEVÎ

21

HADİS-İ ERBAİN

 

SADREDDİN-İ KUNEVÎ

22

EN GÜZEL VAAZLAR

(2 CİLT)

SEYYİD HAYRETTİN NU´MAN

24

HAKİKAT İLMİ-İLMİHAL

 

HACI FEYZULLAH EFENDİ


 



 


25 (*) ONLARIN ALEMİ                                        AHMED´EL RUFAÎ

26(*) KUÇUK HÜSEYİN EFENDİ                            DERLEYEN: EKREM ARK                                                  
27(*)
KURTULUŞ YOLU                                        MUHAMMED İHTİŞAM

28(*) LÜBB´ÜL-LÜBB  (ÖZÜN ÖZÜ)                        MUHİDDİN-İ ARABÎ

29(*) HİKMETLİ SÖZLER                                       ŞAHABEDDİN AHMED
 
30(*) FELÂHA ANAHTAR                                      ATAÜLLAH İSKENDERİ
 
31 (*) MUHAMMEDİYE                                          YAZICIOĞLU İSKENDER

32(*) EL HADAIK’UL VERDİYE NAKŞIBENDILERIN KİTABI   ABDULMECID HANI

 
 
 
 

(*) ile gösterilen eserler şimdilik sadece Hoş Köyü Camii’nde ve Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.


Bu gün için baskısı mevcut olmayan ve bu nedenle yerlerine konulamayan diğer kitaplar:


1         İNSAN-I KAMİL             (2 CİLT BİRARADA)                             ABDÜLKERİM CEYLI 

2         EL-HİKEM´ÜL-RÜFAİYE                                                           AHMED´EL RÜFAÎ

3         MEKTUBAT                                                                             ESAT EFENDİ

4         HADİS-İ ŞERİFLER VE VAAZ ÖRNEKLERİ ESSEYİD AHMED HAŞİMÎ
    

5         İSLÂM DA KAHRAMANLIK RUHU HASAN HALİD

6         BİDAYET´ÜL-HİDAYE İMAM-I GAZALİ

7         FATİHAT´ÜL-ULÛM İMAM-I GAZALİ

8        
RİSALE-İ KUŞEYRÎ  İMAM-I KUŞEYRΠ

9         KIRK HADİS İMAM-I NEVEVΠ

10     TABAKAT´ÜL-KÜBR                  (4 CİLT) İMAM-I ŞA´RANÎ

11     ŞİR´AT´ÜL-İSLÂM  İMAMOĞLU MUHAMMED

12     KİTABÜ´N-NECAT İSMAİL HAKKI BURSEVÎ

13     PEYGAMBERLERİN MUCİZELERİ MEHMED ŞAKİR

14     TASAVVUF EHLİNE GÖRE BESMELE ŞERHİ  MEVLÂNA HADİMİ 

15     NEFAHAT´ÜL-ÜNS MOLLA CAMİ

16     ADAB MUHAMMED B. ABDİLLAH HANİ

17     HALİD B. VELİD TERCÜME ESER

18   RİYAZ´ÜS SALİHİN İMAM-I NEVEVΠ

   


Elimizde olmayan sebeplerle bu eserleri sizlere sunamadığımız için babam adına, sevenlerinden özür diliyor ve inşallah bilahare peyderpey bu eserleri de yerlerine koyabilmek için Cenab-ı Allah ’tan tevfik istiyorum.

Oğlu
Doğan Sami Akçiçek
29 Eylül 2002


Çok uzak olmayan,

Pek yakın bir gelecekte, nesli cedit ashabı ordusundan idrak, şuur ve istikamet sahibi zatlar fevç fevç buraya akın edip nur ani bir halka teşkil ederek, zaman zaman bu şaheser eserleri mütalaa ve müzakere etmek suretiyle faydalanmağa çalışacaklardır, inşaallah.

İşte o zaman,

Abdülkadir Akçiçek Hoca Efendi’nin kabri başına varıp, can kulağı ile eğer bir dinleseniz;

Henîen Lekümsadasını, gayet net bir şekilde işiteceksiniz.

Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır

29 Eylül 2002

 

 

 

 

 


ABDULKADİR AKÇİÇEK HOCA EFENDİ VE 


SON DEMLERİNİN TASVİRİ MANEVİ CÜZİSİ


Hoş köyünde geldi dünyaya,

Hacı Tevfik Efendi sardı onu bünyeye,

Nuş etti ecel şerbetin göçtü ukbaya,

Tazimle analım, son verelim gaflet uykusuna.

Destur aldı arifi billah şeyhinden,

Güller derdi hadis-i şerif bahçesinden,

Sundu bu envarı gönül şelalesinden,

Vazifesi irşat, nur damlardı kaleminden.

Azizler diyarında tulü edip,

İstanbul semasında parlayan bir yıldız,

Didarı dey yan’dan süzülen sanki bir deniz, Satırları arasında başka bir aleme dalar,

Kün emrinde erir, kendinizden geçersiniz

Çağrı yaptı dini mübini İslam’a,

Eserleriyle ışık tuttu bütün dünyaya,

İtmam oldu onurlu vazifesi, uçtu bekaya,

O, içiyor şimdi cennet şarabını, kana kana.

Abdulkadir Akçiçek’ti adı,

Güller, mis kokulu çiçekler ekti,

Ölmeden evvel makamını gördü,

Cennette akan, ırmakları seyretti

Şüphesiz, akıyor cennette ırmaklar,

Esiyor meltem, kokuyor güller ve zambaklar, Salınıp geziyor içinde ceylan gözlü huriler, Sonsuz ve ebedi bir hayat, bizleri bekler.

Sevip Sayanı ve Muhibbi Akranı Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır 16 Haziran 2002

 

 

 

 
 

 

 

 

 

 

GERÇEK BİR HOCANIN
TALEBESİNE VASİYETİ VE
BU VASİYETİN GETİRMİŞ OLDUĞU
 BİR KERAMET

Memleketimizin en güzide şahsiyetlerinden olan ve arkasında bırakmış olduğu 51 adet ilmi ve tasavvufİ eserlerin tamamının tercümesine bizatihi imza sahibi olan, hocasının ve bu eserlerin kendisine iras etmiş olduğu ahlaki değer ölçülerini şahsında toplayarak zerafet timsali örnek bir insan olarak karşımıza çıkan ve sahip olduğu bu ilmi kimlikle gönüllerde yer tutan, dindar ve mütedeyyin insanlarımız tarafından sevilip sayılan ve tercümesini yaptığı bu eserleri özetlercesine birer ön söz yazan, bu ve diğer bilinen ve bilinmeyen özellikleriyle temayüz ederek insanlar üzerinde unutulmaz ve silinmez izler bırakan ve şu an için tarihe mal olmuş bulunan, son demlerinde aramızda geçen muhavereden anlaşılan neticeye göre, yatmakta olduğu kabrinden cennet bahçelerini seyr eden, Abdülkadir Akçiçek Hoca Efendi, hıfzını ikmal ettikten sonra büyük bir heves ve iştiyakla Arapça öğrenip ilim sahibi olmak için, zamanın dini ilimler merkezi sayılan Suriye’nin baş kenti Şam vilayetine gitmek ister ve Bu emeline vasıl olabilmek için yoğun bir faaliyet içerisine girer, fakat, anne ve babası, kendisini seven yakın dost ve akrabaları bu ciddi davranış karşısında hem sevinir hem de biricik sevgili çocuklarını diyarı gurbetlere göndermek istemezler. O halde bu hevesi kırıp söndürmektense, yönlendirmeği bir vazife telakki ederek memleketimizin en büyük ilmi şahsiyetlerinden olan ve tüm Elâzığhlar tarafından kendisine saygı duyulan ve gönüllerde taht kuran Esseyyid, Hacı Hafız Muhammed Tevfik (Kunter) Hoca Efendi’ye baş vurup tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmek üzere münasip bir şekilde durumu kendisine anlatıverirler.

-Müsaadenizle ben burada araya girip bir hususu arz etmek istiyorum.

Aslında bu danışma ezelde takdir edilmiş olan bir kader programının tezahür edebilmesi için, mukaddimeden ibaret bir başlangıçtır diyebiliriz. -

Hacı Tevfik Efendi, karşısına gelen bu samimi ve safi kalp insanları, aynı safiyet ve samimiyetle dinledikten sonra, şöyle bir duraklayıp,kalbi bir teveccühle durumu tefekküre dalarak aradan geçen 3-4 dakikalık bir zaman mefhumunun sükutünü müteakip, Hafız Abddulkadir Akçiçek’ i talebeliğe kabul ettiğini açıklar.

Ve., tabi sevinçle neticelenen bu görüşmeden sonra, hemen hiç vakit kaybetmeden faaliyete geçilir ve büyük bir aşk ve humma ile dersler başlar.

Harput uleması ve hocaların hocası Hacı Tevfik Efendi, bu kabiliyetli talebesini müşfik kanatları altına alıp bağrına basarak, hem bir talebe, hem baki ve canlı bir eser bırakmak gayesiyle, kendisine vermiş olduğu maddi bilgilerin yanında, manevi fuuyuzatlarla da donatıp doldurarak, tezyin ve teçhiz edip, pırlanta misal bir yıldız gibi bizlere armağan etmiştir.

Böylece bu nadide talebesini iyice yoğurup yetiştirmesi esnasında intibak devresi sona erip, güçlü ve sarsılmaz bir birliktelik hasıl olduktan sonra rayına oturan bu sağlam beraberlik neticesinde artık Şam’a gidilmek sevdasından vazgeçilmesi mukadder olmuştur.

Yapılmakta olan bu dersler, olgun ve dolgun bir seviyeye ulaşıp, bir insanı kâmil meyvesini vermeğe yüz tutunca, tabiatıyla dışa açılmakta mukadder olmuştur. Durum böyle bir seviye kazanınca, artık İzzetpaşa Camii’nin sağ alt köşesinde her gün öğle namazını müteakip hayranları ve sevip sayanlarının iştirakiyle teşkil olunan 15- 20 ve bazan da 30 kişiye kadar varan nurlu bir cemaat huzurunda ve Hacı Tevfik Efendinin manevi riyaseti ve varlık gölgesi altında, engin bir mana denizinde yüzen, sefinenin içinde iyotlu, yosun kokulu ve bol oksijenli havasım teneffüs ederek, ufuktaki sahilleri dolaşa dolaşa, tasavvuf bahçesi meyvelerinden kucak kucak toplayarak, güllerinden demet demet dererek, karınca kararınca dağarcıklarımızı doldurur ve bu manevi şifa iksiri sofrasından nasibimize düşeni alır ve böylece müstefit olurduk. Bu bendeleri de çok kez bu derslere katılan ve dimağını cilalayan o seçkin insanların arasında yer aldığım için kendimi bahtiyar addediyorum.

Sabırla okuduğunuz bu uzun mukaddimeden sonra, şimdi yukarıda bahsettiğimiz esas mevzuumuza geçebiliriz sanıyorum.

Abdülkadir Akçiçek Hoca Efendi’nin hıfzını ikmal ettikten sonra ilim tahsil etmek için Şam’a gitmek istediğini yukarıda kayd etmiştik. İşte bu nedenle olacak ki Şam’a gitmek hususunda Abdulkadir Akçiçek eğer içinde bir ukde taşıyorsa onu izale etmek ve kendisine güvenini sağlamak amacı ile Hacı Tevfik Efendi, son demlerini yaşarken, Abdulkadir Akçiçek’i yakınına çağırarak Şam’a gitmeyişinin bir nakise olmadığını anlatmak için kendisine şöyle bir nasihatte daha doğrusu vasiyette bulunur.: “Oğlum, Şam’ da görmüş olduğumuz 14 sene tahsil sana yeter. Amma, yalnız, Abdülkerim Ceylî’nin “İnsan-ı Kâmil” adlı bir kitabı vardır. Onu muhakkak bul ve iki kere oku.” der.

Abdülkadir Akçiçek diyor ki bu sözleri bana söylerken hocam çok bitkin ve gayet perişan bir halde, ateşler içerisinde yanıyordu. İçimden, hocam çok hasta olduğu için herhalde sayıklıyor olmalıdır diye düşündüm ve bu mevzu öylece kaldı, unutuldu gitti.

Vaktaki asker oldum ve vatani görevimi yapmak üzere Siirt vilayetine geldim. Bir Peygamber ocağını andıran bu kutsal mekânda izinli olduğum bir gün diğer arkadaşlarım gibi ben de şehirde dolaşmağa başladım Çarşı Pazar derken, bir dükkâna rast geldim ki, içerisi tıklım tıklım, lime lime kitaplarla dopdolu ve dış görünüşe bakılırsa bu kitaplar öyle sıradan birer kitap olmadıkları intibaını veriyordu ve nitekim içeri girip duruma muttali olunca, bu kitapların her birinin birer şahaser hazine ve servet olduklarını müşahede edip yanılmadığımı anladım.

Bu dükkândan içeri girer girmez ilk elime aldığım kitap, hocamın bana hararetle iki kere okumamı emir ve tavsiye ettikleri, Abdülkerim Ceylî’nin “İnsan-ı Kâmil” adlı eseri olduğunu gördüm. Cereyan eden ve tabiimiş gibi gözüken bu acip tevafuk sırrının karşısında Fesubhanallah diyerek, katıksız bir samimiyetle, hayretimi muhabbetime katıp birkaç satır okuduktan sonra daha fazla dayanamayıp heyecan ve sevincimi belli etmeden -gizli tutmaya çalışarak- kütüphaneye nezaret eden pir-i fani denecek kadar yaşlı olan bu zata elimdeki kitabı göstererek, bunu bana satar mısın, dedim.

Adam bana bir sert çıktı ki sormayın. “Hadi oradan sen de, ne anlarsın sen bu kitaptan” diyerek, resmen beni azarlarcasına bir cevap verdi. Bu davranış karşısında biraz önce bende meydana gelen sevinci silip süpürüp aldığı gibi bir meyusiyeti de beraberinde getirdi ama ben yılmadım ve maneviyatımı bozmadan yine bu kitabı bana satar mısın? diyerek tekrar tekrar yumuşak bir tavırla ısrar edince adam: “Oku bakalım, burada ne diyor” diye sorması üzerine ben de bülbül gibi okuyup arkasından da tafsilatlı bir şekilde manasını izah edince, adam gözlerini fal taşı gibi açarak bana: “Al, al, al, bu kitap senin olsun. Para falan da istemez” demesiyle bende meydana gelen o sevinç ve memnuniyeti ifade edecek bir kelime bulamıyorum.

İşte, tavsiye makamında, muhterem hocamın bana iki kere okumamı vasiyet etmiş olduğu , böyle kerametvari bir serencama sahip olan o kitaptır.

RAHMETEN VASİATEN

Böyle anlamlı, yaşanmış gerçek bir hatırayı bizlere anlatarak, bu baki eserimizin sayfaları arasına girmesine sebep olan -canlı tarih- Fehmi Albayrak ağabeyimize teşekkür ediyor, kendisine ve aile efradına ebedi saadet, sermedi ve semeredar ömürler diliyoruz.

Not:

Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak isteyenler, Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır’ın “GÜLÜ MUHAMMEDİ KOKAN HADİSİ ŞERlFLER- CENNET KOKULU ÇİÇEKLER VE İBRET VERİCİ MENKIBELER” adlı kitabına müracaat edebilirler.

 

 

 

 

 

 

 



AKÇİÇEK ŞELALESİNDEN SIZAN NURDAN DAMLALAR

Devrinde Abdulkadir Geylani (K.S.) Hazretleri’nin küçük hacimli o büyük eserinin ön sözü mahiyetindeki ”o ve ben” başlığı altında okuyucularına sunmuş olduğu o nefis makalesinde içten bir samimiyet ve açıklıkla, özet olarak köyünü ve kendisini anlatıyor ve bakın bizlere neler söylüyor :

“Sanki, sevgi ile eriyen yalçınlar bir kümedir. Sanki bu kümeler boy boy Anadolu’nun sakin yaylasından pay edilmiş. Ve bu paylardan biri sessiz, içli bir köyü, göğsünde barındırmaya memur...

İşte bir köy... Kendinden küçük kümeleri içine almış. Göğsünde, dışı harap, içi mamur haneler yaslı... Eteği şırıl şırıl akan tatlı sularda saklı. Bu suların altında etek uzar. Üzerine yemyeşil! Zümrüt bağlar, bahçeler konar. Bahçelerde hayal gibi insanlar gündüzleri gezer. Oralarda geceleri mışıl mışıl sular uyur. Sonra güller açar, dertli şeyda bülbüller ötmeye başlar.

İşte bir köy... Bu köy benim köyümdür. Yaşımın bir ikisi burada geçti.

İnsanlar oradan yola çıkarken uyku anını bekler. Oranın tabii güzelliği, inşam bir türlü yola salmaz.. Zaten insan doyup da ayrılmaz oradan. Dağlar uyur, güller, bülbüller uyur, ama sular uyumaz, orada, sular, insanları kaldırır. Onlar da şehre inecek yolcuları...

İŞTE GECE YARISINDA BİZ DE UYANDIK... Şehre gidiyoruz. Bu gidişin bir dönüşü olur mu bilmem. Babam eşyaları topladığı an dönüşü olmayan bir gidiş olduğunu sezdim.

Gece yansı, her şey uyurken vedasız, köyü terk ettik. Çocukluğum şehirde geçti. Köyümü on iki yaşlarında gördüm. Sonraları gördüm mü bilmem ama on yıl olur ki köyümün toprağına ayağım değmedi.

Tahsil çağım kısa sürdü. Gerçi yıllar uzadı ama hesaba girse dört beş yılı geçmez. Çeşitli sebepler yüzünden tahsil yanda kaldı.

Bu sıralarda yaşım on beş on altı vardı.

Akşamlan otururken babam hikâyeler anlatırdı. Gözlerini yumduğu zaman hayali hikâye ettiği devre uçardı. Ben de anlattıkça o devirlere, o alemlere geçer gibi olurdum.

Bir gün içli ve dertliydi babam. Ben de her gün olduğu gibi elinin öptükten sonra yanma yavaşça oturdum. Bu gün her günden daha çok seviyordum babamı. Beni kucaklarken gözlerinden iki damla yaş düştü. Oldukça iradesine sahip olan babamın gözyaşlarına alışık değildim. Sessizliğimden sormak istediğimi anladı. Anlatmaya başladı. Sözleri, sanki ruhumun derinliklerine iniyordu. “Senin admı hocam koydu. Senin sahibin Abdulkadir Geylânîdir diyordu.” Abdulkadir Geylânî Bağdatlıdır. Bin sene evvel oranın bir köyünde doğdu. Onu sevenlere manen sahip olur”. Can kulağı ile dinliyordum.

“Bir gün çocukluğunda arkadaşlanyla oynuyormuş, öteden birisi gelmiş, Abdulkadir’e ismiyle selam vermiş. Abdulkadir, “ Ben de seni tanıyorum buradan çabuk git, şimdi söylersem seni taşa tutarlar.” “SEN HIZIR’SIN” DEMİŞ VE Hızır (AS) KAYBOLMUŞ”

Abdulkadir Geylânî Hazretleri’ni o gün tanımıştım.

O günden sonra babamın anlattıklan içimde bir düğüm oldu. Babam her konuşmasında O’ndan bir hikâye mutlaka anlatıyordu. Ben de artık hep onun kitaplanm okumayı seviyordum. Gözümde o devrin hayali... Ruhumda hep onun sevgisi... Elimde onun kitaplan...

Ateş düştüğü yeri yakar, yanan yerden duman tüter.

/J

Ne yapabilirim ki? “Hiç”ten başka bir şey elimden gelir mi acaba?Ama ne de olsa insan bir şeyler yapmadan duramaz. İşte bu hissin eseri ve bu duygunun azad kabul etmez kölesiyim.

Allah ve Peygamberden sonra Ashap gelir. Onları Veî’ler, Allah’ın sevgili kullan takip eder. Bu sevgili kullara nur penceresi açılır Ashab’dan. Onlar da aldıkları nuru dört bucağa yayarlar, insanlara dağıtırlar. Bu nurdan az kıvılcım alan kopmaz bir ilahi kemende sarılır.

İşte bir kementte benim boynuma takılmıştı. Bir nur da benim gönlüme işlemişti.

Sızlayan bir gönül... Ağlayan bir göz... Sevmek kolay ama ayrılık olmasa, gönül bundan sızlar... Görmek kolay ama, bari gözden kaybolmasa. İşte bunun için ağlar. Gönül sızlar. Bundan bir umman olur. Bu ummandan kâinata damlalar sızar. Herkes kabma göre alır ve aldığı nispette sızdırır. Kiminden çağlayan coşar. Kiminden, akıntı sızar. Bazılarından da damla damlar.

İşte bazıların bir parçası da ben. Damlayan sulardan bir damla da bu kitap. Fakat, ne var ki “ O”, Abdulkadîr Geylânî, Ben Abdulkadir... ötesi boş...

Umarım ki Allah’ım bir gün damlalarımdan umman eder.”

Hep birlikte okuduğumuz, bizce çok önem arz eden bu yazısında yapay olmayan tabii bir sadelik ve bir o kadar da edebi kıymeti haiz, samimi ifade ve duygusallıkla gerçek kimliğini ortaya koyuyor. Ve Akçiçek bal peteği çağlayanı şelalesinden sızan, cennet meyvası kadar leziz bu ulvi ifade, cümle ve kelimeler, bizlere ip uçlan veriyor ve ne kadar saf, duru ve berrak bir iman ve mizaca sahip olduğunu ayan beyan tarif etmekle birlikte, yüksek,manevi bir mertebe sahibi olduğunu da gözler önüne seriyor.

Bu yazı aynı zamanda bilinmeyen,gizli ve saklı kalan yönlerinin de açığa çıkmasını intaç ediyor olması bakımından çok calibi dikkattir. Bir başka deyimle biz buna pırlanta misal hayret verici bir ifşaattır da diyebiliriz.

Bu itirafların açmış olduğu istifhamlar, vicdanlarda makes buluyor ve bizleri alıp da ötelerin ötesine taşıyor ve bu suretle kendisinin sahip olduğu kişiliği hakkında bir kanaat sahibi olmamızı sağlıyor.

Bir ibret vesikası olarak karşımıza çıkan bu yazıyı sizlerle paylaşarak rahmete vesile olmasını diliyor ve ömrümüzün “İNNEMELAMALU BİNNİYYAT” hadisi şerifinin sımna mazhariyetle bir ibadet şekline bürünmesini Cenab-ı Allah’ tan niyaz ediyorum.

HACI HAFIZ MUSTAFA CEMAL BAYINDIR

Not: Bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak isteyenler,

Hacı Hafız Mustafa Cemal Bayındır’ın çıkacak olan “GÜLÜ MUHAMMEDİ KOKAN HADİSİ ŞERİFLER- CENNET KOKULU ÇİÇEKLER VE İBRET VERİCİ MENKIBELER” adlı kitabına müracaat edebilirler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Son Şahitler 4

 

Page 1 of2

Son Şahitler 4.Cild s. 493 ABDÜLKADİR AKÇİÇEK


"Üstad Bediüzzaman´ın Ankara´da Beyrut Palas Otelinde kaldığını haber almıştım. Hemen koşarak otele gittim ve oteldeki Zübeyir Ağabeye Üstadı ziyarete geldiğimi söylemiştim. Zübeyir Ağabey Üstadın o gün çok öfkeli ve celalli olduğunu söyledi, bu yüzden ziyaret edemeyince gönlüm kırılmıştı. Kendi kendime ´Ben sizi görmek ve ziyaret ederek dualarınızı almak istiyorum. Huzurunuza layıksam beni kabul buyurun´ diyerek dertlenmiştim. İşte tam o esnada Nevşehirli birisi geldi. Bana, ´Çabuk gel, Üstad geldi´ dedi. Ben de hemen otelin önüne koştum. Böylece dünya gözüyle Üstadı görmüş oldum.

"Hazret-i Üstad âdeta kükremiş bir arslan gibiydi. Çok heybetli ve haşmetli bir hali vardı. Öfke ve hiddeti her halinden belliydi. Koşarak Hazret-i Üstadın kollarına girdik. Kendilerini oteldeki odasına çıkarttık. Zübeyir Ağabey ise Hazret-i Üstadın etrafında pervaneler gibi hizmet için çırpınarak dönüp duruyordu.

"Ben Üstad Hazretlerinin büyük bir velayet sahibi olduğunun kesin inancı içindeydim."

Abdülkadir Akçiçek 5 Nisan 1960 tarihinde Hüradam gazetesinde ´Onun ardından´ başlığı altında bir yazı neşretmişti. Bu yazı daha sonra Hilal dergisinin Bediüzzaman için hazırladığı özel sayıda da çıkmıştı.

Onun ardından

Merhum Akçiçek mezkur yazısında şunları ifade ediyordu:

"Mes´ut bir gün, Ramazan gecesi ebedî istirahatgâhına yolcu olan büyük insan. Şu anda onu ebedi ve sonsuz âlemine teslim etmiş bulunuyoruz. Arkasında onun gözü kalmadı. Sadece gönüllerde derin bir mevki, akan gözyaşı, sel gibi akan iman sahiplerinin bölünmez topluluğu.

"Belki bir eşini göremeyeceğiz. Belki bir daha onun boş bıraktığı yer dolmayacak. İşte gözler bundan yaş akıtır. Gönüller bundan hüzne boğulur. O büyük adamın ruhumuzun derinliklerinde bıraktığı hüzün sonsuzdur. Allah´a imanımız olmasa belki çıldıracağız. Hak yolunun nizamına uymasak belki dağlara düşeceğiz. Ama ne yapalım ki, nizam budur, yol budur. Her gelen gider. Her fâni ölüm acısını tadar. Ölmeyen, fena bulmayan budur: Allah ve Onun için kalblerde yaşayan sevgili. İşte o değerli ilim ve din adamımız gönlümüze ölmeyen Allah sevgisini, hakka, doğruya imanı aşıladı ve sessizce aramızdan ayrıldı gitti.

"Dünyalığım sağ elimin taşıyacağı kadar olmalı´ diyen o mübarek insan zahirde böyle yaşadı. Gözünü bu fani âleme yumduğu zaman, hasretini çektiği bir şey kalmamıştı. Düşmanlarına dahi hakkını helâl eden o zat, iman ve İslâm dâvâsından başka bir gaye peşinde koşmamıştır. Bize, altın, gümüş bırakmadı, ama bunlardan milyar kere kıymetli, Allah kitabından ve Resulünün sünnetinden ilham alarak yazdığı eserini bıraktı.

"Onun gidişi de gelişi gibi sessiz oldu. Fakat yaşayışı sessiz değildi. Onun yaşayışım, hayatını, zaman birden açığa vuracak. Iztıraplarla geçen o muazzam yaşayış, onun gönlümüzde ebedî yaşamasını sağlayacak. Gün geçtikçe gönlümüzde sevgisini arttıracaktır. Ömrü boyunca zindanlarda geçer gibi bir acı hayat, dertli ömür süren o bahtiyar kişinin hayatı tarihin unutucağı cinsten değildir. Sevmeyenleri batırmak istedikçe, sevenler ölmez bir sevgiyle onu ruhunda taşıyacaktır.

"Said... Molla Said... Said Efendi Hazretleri ve nihayet Bediüzzaman Hazretleri. Gün geçtikçe ismine bir hürmet eki alan elbetteki büyük bir insan namzetidir.. Hiçbir büyük insanı tarih, sağlığında göklere çıkarırcasına övmemiştir. Eğer varsa, hayatında iken devrildiği görülmüştür. Fakat Bediüzzaman Hazretleri hergün bir yükselme değerine sahip olmuştur. Sağlığında böyle olunca, eserleri meydana çıkınca nasıl olur? Bunların cevabını kesin olarak şimdi söyleyemeyeceğiz, tarih bize gösterecek. Belki o müceddid, belki mehdi olarak anılacak ve her an ruhundan istimdad edilen bir aziz zat olarak kalacaktır.

 

28/08/2003


http://www.bediuzzaman.net/akademi/cilt_4/4_493.htm

Son Şahitler 4

 

Page 2 of 2


"İşte bizler, böyle bir devirde yaşamakla, o zatın ilminden, feyzinden müstefit olmakla bahtiyar insanlarız.

"Tarih sayfalarını çevirirken zaman zaman, çok değerli insanların bu âleme gelip geçtiğini görürüz. Onların, sessiz bir gelişlerinde zamanın göstereceği, ufuksuz dâvâların peşinde koşmalarıdır. Dâvâlarma inanmış kişi olarak canlarını dahi seve seve inandıkları yolda fedâ edenleri hep görürüz. Her büyük insan zamanını işgal etmiştir. İmam-ı Azamları düşünelim. Şafıileri düşünelim. Hanbelileri hatırlayalım. Mansurları görelim. Bundan sonra gelenleri bir göz ucuyla tetkik edelim. Bunların hepsi, devrini kucak kucak doldurmuş ve bucak bucak sarmış. İşte büyük insan böyledir. Bulunduğu zamanda herşeyi meşgul eder. Sessiz yaşar, ama bu sessizlikte kâinatı coşturan, derin, içli hareketler görülür...

"İşte devrinde herşeyi meşgul eden Bediüzzaman Hazretleri köşesinde sessiz yaşadı, ama her şey onunla meşgul oldu. Matbuat ondan bahsetti. Siyaset adamları ondan konuştu. Devlet adamları ona ilgi gösterdi. Halk onu sevdi, bağrına bastı. Ve nihayet ölmez bir sevgi, bir aşk, yılmaz, usanmaz bir iman kuvveti aldı, sonunda fani cesedi toprağa verdi. Kalblere aşıladığı iman kuvvetiye baş başa kaldı. İşte herşeyiyle devrini dolduran büyük insan.

"Bediüzzaman Said Nursi, sessiz yaşayan büyük insanlardan biri. O ne kâşaneler kurdu, ne servetler elde etti. Çevresinde çocukluğu hârika olarak tanındı. Gençliği hep mücadele ile geçti. Yılmadı, usanmadı. Tek başına dağlardan geçti. Her şeye sonsuz bir iştiyak duydu. Tabiatı gördü, onda tevhid mühürlerini okudu, manzarasına hayran oldu. Kuşları gördü, hal dili ile onlarla söyleşti. Yapraklara, ağaçlara baktı, onlarda Allah´ın binlerce hikmetini, sırrını sezdi. Yerdeki karıncalara baktı, yediği yemeğin tanesini onlara tahsis etti. Mağaralarda çileler çekti. Vatan ve milletin aşkıyla yandı, tutuştu. Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı olarak cephede bir kahraman gibi çarpıştı. Rus ordularına esir oldu, onlara boyun eğmedi. Türk gücünü, İslâm şehametini onlara gösterdi. En büyük kumandanların dahi önünden kalkmadı. Ve nihayet birkaç yıl sonra memleketine döndü. Memleketinde bulunduğu müddet içinde hapisler, sürgünler, zindanlarda hayat sürdü. Her gittiği hapisten çıktı. Her verildiği mahkemeden beraat etti. Bunların hiç biri onu yıldırmadı. İnandığı Allah ve Peygamber yolunda onu geri çevirmedi. ´Beşikten mezara kadar ilim öğrenin´ diyen Allah Resulünün yolundan ayrılmadı. Gayesi, insanları, bilhassa gençliğin komünizm şerrinden kurtarmak, kalblerine iman aşılamak, Allah, Peygamber, ana, baba ve vatan sevgisini yerleştirmekti. Her güçlüğe rağmen, dâvâsım yılmadan gerçekleştirmek için o büyük insan böyle çalıştı.

"İşte sessiz bir hayat. Bir asırlık insan ömrü. Berrak, temiz, nur gibi bir hayat... Nur gibi bir insan. Onu bir defa gördüm. Konuşurken insan kendini bu âlemden sıyırıp, öte âlemlere varmış sanır. Sanki bir ruhaniyet âleminde yaşar.

"Bir asır kadar evvel Anadolunun yalçın dağları arasında dünyaya gelen bu büyük insan, şimdi yine Anadolunun bir köşesinde maddi varlığını terk etti.

 

28/08/2003

"Taşıyla toprağıyla nur olan Anadolu, bir nur daha bağrına bastı. Öyle bir nur ki, ölümsüz bir aşk zinciri manzumesini andırıyor."

http://www.bediuzzaman.net/akademi/cilt_4/4_493.htm


 

Sayfa Üretim süresi :0,0625

© 2013 abdulkadirakcicek.com
Abdulkadir Akçiçek Tanıtım Portalı http://www.abdulkadirakcicek.com

Tam Ekran